ÖZETİ: Muvazaa ise 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nda düzenlenmiş olup tarafların üçüncü kişileri aldatmak amacıyla, kendi gerçek iradelerine uymayan, aralarında hüküm ve sonuç meydana getirmesini arzu etmedikleri, görünüşte bir anlaşma olarak tanımlanabilir. Muvazaada, taraflar arasında üçüncü kişileri aldatma kastı bulunmakta ve sözleşmedeki gerçek amaç gizlenmektedir. Muvazaa genel ispat kuralları ile ispat edilebilir. Bunun dışında işverenler arasında muvazaalı biçimde asıl işveren alt işveren ilişkisi kurulmasının önüne geçilmek amacıyla 4857 sayılı Kanun’un 2/8 hükmünde bazı muvazaa kriterlerine de yer verilmiştir. Maddenin 8. fıkrasına göre, asıl işverenin işçilerinin alt işveren tarafından işe alınarak çalıştırılmaya devam ettirilmesi suretiyle hakları kısıtlanamaz veya daha önce o işyerinde çalıştırılan kimse ile alt işveren ilişkisi kurulamaz. Aksi hâlde ve genel olarak asıl işveren alt işveren ilişkisinin muvazaalı işleme dayandığı kabul edilerek alt işverenin işçileri başlangıçtan itibaren asıl işverenin işçisi sayılarak işlem görürler.
Görüldüğü gibi 4857 sayılı Kanun’un 2/7 hükmünde asıl işveren alt işveren ilişkisinin geçerli olarak kurulmasına ilişkin koşullara yer verildiği hâlde sekizinci fıkrada özel muvazaa kriterlerine yer verilerek muvazaalı asıl işveren alt işveren ilişkisinin sonuçları belirlenmiştir. Bu durumda asıl işveren alt işveren ilişkisinin, Kanun’da belirlenen unsurlardan birinin yokluğu sebebiyle geçersiz olması ile muvazaa nedeniyle geçersizliğini birbirinden ayırmak gerekmektedir.
Kuşkusuz her iki durumda geçersizliğin hüküm ve sonuçları aynıdır. Böyle bir durumda, 4857 sayılı Kanun’un 2/8 hükmünün ikinci cümlesinde de ifade edildiği gibi, alt işverenin işçileri baştan itibaren asıl işverenin işçisi sayılarak işlem görürler (Güzel, s.62; Nuri Çelik, “Alt İşverenlik Konusunda Bir Yargıtay Kararındaki Değerlendirmeler Üzerine Düşüncelerimiz”, İş ve Sosyal Güvenlik Hukuku Dergisi, C.9, S.35, 2012, s. 171).
Diğer taraftan asıl işveren alt işveren ilişkisinin geçerli olarak kurulabilmesi için gereken unsurlardan birinin yokluğu o ilişkinin baştan itibaren geçersizliği sonucunu doğurur. Buradaki unsur yokluğu, yeni bir durum ortaya çıkmadığı sürece tamamlanamaz.
Oysa Dairemizin yerleşik uygulamasına göre bir ihale dönemi için kurulan asıl işveren alt işveren ilişkisinin muvazaaya dayanması, önceki ve sonraki ihale dönemleri bakımından bir sonuç doğurmaz. Her ihale sözleşmesi kendi dönemi ve şartlarında değerlendirmeye tâbi tutulmalıdır.
Bölge Adliye Mahkemesi kararı davalılar vekilleri tarafından temyiz edilmekle; kesinlik, süre, temyiz şartı ve diğer usul eksiklikleri yönünden yapılan ön inceleme sonucunda, temyiz dilekçelerinin kabulüne karar verildikten ve Tetkik Hâkimi tarafından hazırlanan rapor dinlendikten sonra dosyadaki belgeler incelenip gereği düşünüldü:
- DAVA
Davacı vekili dava dilekçesinde; müvekkilinin davalı Trabzon Büyükşehir Belediye Başkanlığında (Belediye) alt işveren işçisi olarak çalıştığını, davalı Belediye ile alt işveren arasındaki ilişkinin muvazaalı olduğunu, bu nedenle davacının baştan itibaren davalı Belediyenin işçisi sayılması gerektiğini, belediye işçilerine toplu iş sözleşmeleriyle tanınan ücret ve sosyal haklardan da yararlandırılması gerektiğini, aksi uygulamanın eşit işe eşit ücret ilkesine aykırı olduğunu ileri sürerek muvazaanın tespiti ile davacının belediye işçisi olduğunun belirlenmesine, toplu iş sözleşmesinden doğan ücret ve sosyal haklar ile kıdem ve ihbar tazminatı, ulusal bayram ve genel tatil ücreti alacaklarının davalılardan müştereken ve müteselsilen tahsiline karar verilmesini talep etmiştir.
- CEVAP
- Davalı Belediye vekili cevap dilekçesinde; dava konusu alacakların zamanaşımına uğradığını, davacının iş ilişkisinin başlangıçta Trabel Gıda Hayvancılık Turizm İnşaat Madencilik Temizlik Güvenlik Danış. Hizm. San. Tic. AŞ (Trabel Gıda Şirketi), daha sonra ise davalı Belediye nezdinde devam ettiğini, tüm işçilik alacaklarının yüklenici şirket tarafından ödendiğini, temerrüt koşulları oluşmadığından faiz talebinin yerinde olmadığını, davacının yüklenici firma işçisi olarak yalnızca iş sözleşmesi ve toplu iş sözleşmesinden doğan hakları talep edebileceğini savunarak davanın reddini istemiştir.
- Davalı Trabel Gıda Şirketi vekili cevap dilekçesinde; dava konusu alacakların zamanaşımına uğradığını, davalı ile Belediye arasındaki ilişkide muvazaa bulunmadığını, temerrüt koşulları oluşmadığından faiz talebinin de yerinde olmadığını savunarak davanın reddini istemiştir.
III. İLK DERECE MAHKEMESİ KARARI
İlk Derece Mahkemesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararı ile; davalılar arasındaki ilişkinin muvazaalı olduğu kabul edilerek dosya kapsamında mevcut bilirkişi raporları değerlendirilmek suretiyle davanın kısmen kabulüne karar verilmiştir.
- İSTİNAF
İlk Derece Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı davalılar vekilleri tarafından istinaf başvurusunda bulunulması üzerine Bölge Adliye Mahkemesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararı ile; davacının zabıta olarak çalıştırılması nedeniyle davalılar arasındaki ilişkinin muvazaalı olduğunun kabulünde isabetsizlik bulunmadığı, bu nedenle davacının Belediye işçilerinin yararlandığı toplu iş sözleşmesinden faydalandırılarak fark işçilik alacaklarının belirlenmesinin yerinde olduğu, ücretin emsal işçi esas alınarak doğru tespit edildiği, davanın açıldığı tarihteki Yargıtay uygulaması uyarınca belirsiz alacak davası olarak açılmasında hukuki engel bulunmadığı, ihbar tazminatı talebinin reddi ile ulusal bayram ve genel tatil ücreti alacağı, faiz türü ve yargılama giderlerine ilişkin değerlendirmelerde de hukuka aykırılık bulunmadığı gerekçesiyle İlk Derece Mahkemesi kararının usul ve kanuna uygun olduğu değerlendirilerek davalıların istinaf başvurularının esastan reddine karar verilmiştir.
- TEMYİZ
- Temyiz Sebepleri
- Davalı Belediye vekili temyiz dilekçesinde; Belediye ile Trabel Gıda Şirketi arasındaki ilişkinin muvazaalı olarak değerlendirilemeyeceğini, 5393 sayılı Belediye Kanunu’nun (5393 sayılı Kanun) 67. maddesi gereği asıl işlerin alt işverene gördürülmesine istisna tanındığını, bu nedenle zabıta hizmeti yönünden muvazaa kabulünün hatalı olduğunu, davacının belediye işçilerine uygulanan toplu iş sözleşmesinden yararlandırılamayacağını, sendikasız emsal işçi bulunmadığından fark toplu iş sözleşmesi alacağına hükmedilemeyeceğini, ulusal bayram ve genel tatil ücreti alacağının bulunmadığını, davacının emeklilik nedeniyle işten ayrılması sebebiyle ihbar tazminatına hak kazanamayacağını, ilk karar öncesinde talep artırımı yapıldığından yeniden talep artırımına imkân bulunmadığını, ayrıca muvazaaya dayalı taleplerin kabulü hâlinde dahi davacıya “Sosyal Yardım Paketi” kapsamında yapılan ödemelerin mahsup edilmesi gerektiğini ileri sürmüştür.
- Davalı Trabel Gıda Şirketi vekili temyiz dilekçesinde; Belediye ile Şirket arasındaki ilişkinin muvazaalı olarak değerlendirilemeyeceğini, müvekkili şirketin 5393 sayılı Kanun’un 67 ve 70. maddeleri uyarınca belediye şirketi olarak faaliyet gösterdiğini, belediye şirketi olmasının tek başına muvazaa göstergesi sayılamayacağını, asıl işverenin denetim ve müdahale yetkisinin muvazaa unsuru olarak kabul edilemeyeceğini, benzer nitelikteki davalarda muvazaa iddialarının Yargıtay tarafından reddedildiğini, davacının belediye işçilerine uygulanan toplu iş sözleşmesinden yararlandırılamayacağını, sendikasız emsal işçi bulunmadığından fark toplu iş sözleşmesi alacağına hükmedilemeyeceğini, ulusal bayram ve genel tatil ücreti alacağının hatalı hesaplandığını, bu günlere ilişkin ödemelerin yapıldığını ve puantaj kayıtlarının usulüne uygun tutulduğunu, toplu iş sözleşmesine dayalı alacaklara yasal faiz yerine en yüksek mevduat faizine hükmedilmesinin isabetsiz olduğunu, yargılama giderlerinin ve hesaplanan alacak miktarlarının hatalı olduğunu, ayrıca taleplerin zamanaşımına uğradığını ve davanın belirsiz alacak davası olarak açılamayacağını ileri sürmüştür.
- Değerlendirme ve Gerekçe
Uyuşmazlık, davanın türü, davalı Belediye ile davalı Trabel Gıda Şirketi arasındaki hizmet alım ihale sözleşmelerinin muvazaalı olup olmadığının tespiti ile talep edilen alacaklara hak kazanılıp kazanılamayacağına, bu alacakların hesap yöntemi ile unsurlarına ilişkindir.
- Tarafların iddia, savunma ve dayandıkları belgelere, uyuşmazlığın hukuki nitelendirilmesi ile uygulanması gereken hukuk kurallarına, dava şartlarına, yargılamaya hâkim olan ilkelere, ispat kurallarına ve temyiz olunan kararda belirtilen gerekçelere göre davalılar vekillerinin aşağıdaki paragrafın kapsamı dışındaki temyiz itirazları yerinde görülmemiştir.
- Dairemizin 28.09.2022 tarihli ve 2022/9059 Esas, 2022/10574 Karar sayılı kararının ilgili bölümü şöyledir:
“…
- Madde başlığından da anlaşılacağı üzere 5393 sayılı Kanun’un 14 üncü maddesinde esasen Belediyenin görev ve sorumlulukları düzenlenmiştir. Ancak maddenin birinci fıkrasının (a) bendinin birinci cümlesinde yer alan “… yaptırır.” ibaresi uyarınca, Belediyelerin görev ve sorumlulukları arasında sayılan işlerin tamamının alt işverene verilebileceği düşünülse de yukarıda açıklanan Anayasa Mahkemesi kararında da belirtildiği üzere genel idare esaslarına göre yürütülen kamu hizmetlerinin gerektirdiği görevlerden, aslî ve sürekli nitelik taşıyanların memurlar ve diğer kamu görevlileri eliyle görülmesi zorunlu olduğu hususu gözetildiğinde; maddede sayılan işlerin tamamının alt işverenlere verilemeyeceği açıktır. Kanun koyucu tarafından 14 üncü maddede sayılan işlerden hangilerinin alt işverenlere verilebileceğine ilişkin sınırlamaya ise 5393 sayılı Kanunun 67 nci maddesinde yer verilmektedir. Aksi yorum, belediyenin 14 üncü maddede sayılan görev ve sorumlulukları kapsamındaki işlerin tamamını alt işverene verilebileceği sonucunu ortaya çıkaracağı gibi 67 nci maddenin işlevsiz hâle gelmesi anlamına gelecektir. Bu nedenle Dairemizce Anayasa Mahkemesinin 5393 sayılı Kanun’un 14 üncü maddesinde belediyenin görevleri arasında sayılan itfaiye işinin alt işverene verilemeyeceği yönündeki görüşüne katılınmakla birlikte Anayasa Mahkemesince 5393 sayılı Kanun’un 67 nci maddesindeki sınırlama dikkate alınmadan sonuca gidilmesi yerinde görülmemiştir. Zira ilgili maddede, 5393 sayılı Kanun’un 14 üncü maddesine göre belediyenin görev ve sorumlulukları arasında sayılan işlerden hangilerinin alt işverenlere verilebileceği hususu sayma yolu ile açık biçimde düzenlenmiştir. Bu hüküm olmadan 5393 sayılı Kanun’un 14 üncü maddesine göre yapılacak bir değerlendirme eksik olacaktır.
- Bu açıklamalara göre somut olay değerlendirildiğinde, başvuru konusu Bölge Adliye Mahkemesi kararlarında, başvurucu Belediyenin taraf olduğu sözleşme ile 5393 sayılı Kanun’un 14 üncü maddesinde belediyenin görev ve sorumlulukları arasında sayılan işlerden zabıta işinin alt işverenlere verildiği, uyuşmazlık konusu bir kısım Bölge Adliye Mahkemesi kararlarında Belediye tarafından zabıta işinin alt işverenlere gördürebileceğinin kabul edildiği, bir kısım Bölge Adliye Mahkemesi kararlarında ise zabıta işinin alt işverenlere gördürülemeyeceğinin kabul edildiği anlaşılmaktadır. Ancak 5393 sayılı Kanun’un 67 nci maddesinde sayılmayan zabıta işi, alt işverene verilebilecek işlerden olmadığından uyuşmazlığın 5393 sayılı Kanun’un 14 ve 67 nci maddeleri uyarınca zabıta işinin alt işverene verilemeyeceği yönündeki Gaziantep Bölge Adliye Mahkemesi 9. ve 14. Hukuk Daireleri kararları doğrultusunda giderilmesi gerektiği sonucuna varılmıştır.”
Dairemizin Bölge Adliye Mahkemesi Kararları Arasındaki Uyuşmazlığın Giderilmesi İstemine Dair işbu kararında belirtildiği üzere 5393 sayılı Kanun’un 14 ve 67. maddeleri uyarınca zabıta işi alt işverene verilebilecek işlerden değildir.
Asıl işveren alt işveren ilişkisi esas itibarıyla konusu iş görme olan borçlar hukuku sözleşmesinin iş hukukuna yansımasıdır. Taraflar arasındaki borçlar hukuku sözleşmesi, 4857 sayılı İş Kanunu’nun (4857 sayılı Kanun) 2/7 hükmünde yer alan tanımın unsurlarını içeriyorsa bu durumda borçlar hukuku sözleşmesi olma özelliğinin dışında iş hukuku bakımından asıl işveren alt işveren ilişkisi oluşturur (Nurşen Caniklioğlu, “Asıl İşveren Alt İşveren İlişkisinin Unsurları-Unsur Yokluğunun ve Geçersizliğinin Sonuçları”, Sicil İş Hukuku Dergisi, S.50, 2023/II, s.14).
4857 sayılı Kanun’un 2/7 hükmüne göre bir işverenden, işyerinde yürüttüğü mal veya hizmet üretimine ilişkin yardımcı işlerinde veya asıl işin bir bölümünde işletmenin ve işin gereği ile teknolojik nedenlerle uzmanlık gerektiren işlerde iş alan ve bu iş için görevlendirdiği işçilerini sadece bu işyerinde aldığı işte çalıştıran diğer işveren ile iş aldığı işveren arasında kurulan ilişkiye asıl işveren alt işveren ilişkisi denilmektedir.
Kanun’daki bu tanımdan yola çıkıldığında, asıl işveren alt işveren ilişkisinin dayanağı olan sözleşmenin/asıl işveren alt işveren ilişkisinin geçerli olarak kurulabilmesi için öncelikle iki işverenin varlığına ihtiyaç vardır. Ancak asıl işveren alt işveren ilişkisinin tarafı olan işverenlerin, işverenlik sıfatına sahip olmaları mutlaka alt işverenlik sözleşmesine konu olan mal veya hizmet üretiminin gerçekleştirildiği işyerinde işçi çalıştırmaları nedeniyle olmalıdır (Caniklioğlu, s.15, Ali Güzel, “İş Yasası’na Göre Alt İşveren Kavramı ve Asıl İşveren-Alt İşveren İlişkisinin Sınırları”, Çalışma ve Toplum Dergisi, 2004/1, s.51, ). Bir diğer unsur ise asıl işverenin işyerindeki mal veya hizmet üretimine ilişkin işin bir başka işverene (alt işverene) verilmesidir. Kuşkusuz Kanun hükmünün açıklığı karşısında, alt işveren üstlendiği işi mutlaka asıl işverenin işyerinde yerine getirmesi ve bu iş için görevlendirdiği işçileri sadece bu işyerinde aldığı işte çalıştırması gerektiği belirtilmelidir. Son olarak alt işverene verilen iş, asıl işin bir bölümü ise bu işin işletmenin ve işin gereği ile teknolojik sebeplerle uzmanlık gerektiren bir iş olması şarttır. İşletmenin ve işin gereği ile teknolojik nedenlerle uzmanlık gerektiren işler dışında asıl iş, bölünerek alt işverenlere verilemez.
Söz konusu unsurlardan birinin yokluğu hâlinde, asıl işveren alt işveren ilişkisinin geçerli olarak kurulduğundan söz edilemez.
Muvazaa ise 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nda düzenlenmiş olup tarafların üçüncü kişileri aldatmak amacıyla, kendi gerçek iradelerine uymayan, aralarında hüküm ve sonuç meydana getirmesini arzu etmedikleri, görünüşte bir anlaşma olarak tanımlanabilir. Muvazaada, taraflar arasında üçüncü kişileri aldatma kastı bulunmakta ve sözleşmedeki gerçek amaç gizlenmektedir. Muvazaa genel ispat kuralları ile ispat edilebilir. Bunun dışında işverenler arasında muvazaalı biçimde asıl işveren alt işveren ilişkisi kurulmasının önüne geçilmek amacıyla 4857 sayılı Kanun’un 2/8 hükmünde bazı muvazaa kriterlerine de yer verilmiştir. Maddenin 8. fıkrasına göre, asıl işverenin işçilerinin alt işveren tarafından işe alınarak çalıştırılmaya devam ettirilmesi suretiyle hakları kısıtlanamaz veya daha önce o işyerinde çalıştırılan kimse ile alt işveren ilişkisi kurulamaz. Aksi hâlde ve genel olarak asıl işveren alt işveren ilişkisinin muvazaalı işleme dayandığı kabul edilerek alt işverenin işçileri başlangıçtan itibaren asıl işverenin işçisi sayılarak işlem görürler
Görüldüğü gibi 4857 sayılı Kanun’un 2/7 hükmünde asıl işveren alt işveren ilişkisinin geçerli olarak kurulmasına ilişkin koşullara yer verildiği hâlde sekizinci fıkrada özel muvazaa kriterlerine yer verilerek muvazaalı asıl işveren alt işveren ilişkisinin sonuçları belirlenmiştir. Bu durumda asıl işveren alt işveren ilişkisinin, Kanun’da belirlenen unsurlardan birinin yokluğu sebebiyle geçersiz olması ile muvazaa nedeniyle geçersizliğini birbirinden ayırmak gerekmektedir.
Kuşkusuz her iki durumda geçersizliğin hüküm ve sonuçları aynıdır. Böyle bir durumda, 4857 sayılı Kanun’un 2/8 hükmünün ikinci cümlesinde de ifade edildiği gibi, alt işverenin işçileri baştan itibaren asıl işverenin işçisi sayılarak işlem görürler (Güzel, s.62; Nuri Çelik, “Alt İşverenlik Konusunda Bir Yargıtay Kararındaki Değerlendirmeler Üzerine Düşüncelerimiz”, İş ve Sosyal Güvenlik Hukuku Dergisi, C.9, S.35, 2012, s. 171).
Diğer taraftan asıl işveren alt işveren ilişkisinin geçerli olarak kurulabilmesi için gereken unsurlardan birinin yokluğu o ilişkinin baştan itibaren geçersizliği sonucunu doğurur. Buradaki unsur yokluğu, yeni bir durum ortaya çıkmadığı sürece tamamlanamaz.
Oysa Dairemizin yerleşik uygulamasına göre bir ihale dönemi için kurulan asıl işveren alt işveren ilişkisinin muvazaaya dayanması, önceki ve sonraki ihale dönemleri bakımından bir sonuç doğurmaz. Her ihale sözleşmesi kendi dönemi ve şartlarında değerlendirmeye tâbi tutulmalıdır. Başka bir anlatımla, önceki ihale sözleşmelerinin muvazaalı olması, sonrakilerin de aynı şekilde muvazaaya dayandığını göstermez. Daha sonra yapılan sözleşmenin ayrıca muvazaa yönünden değerlendirmeye tâbi tutulması gerekir. Bu sebeple davalı tarafından yapılan sözleşmelerin muvazaalı olduğuna ilişkin kesinleşmiş yargı kararları sadece muvazaalı olduğu tespit edilen ihale dönemlerini bağlayacak olup önceki ve sonraki ihale dönemleri bakımından muvazaa araştırması yeniden yapılmalıdır. Bu duruma göre de kesinleşmiş muvazaa tespitine dayanılarak tespit döneminin dışında kalan ihale dönemleri için de herhangi bir inceleme yapılmaksızın muvazaanın kabul edilmesi doğru değildir.
Bu sebeple muvazaaya dayalı olduğu ileri sürülen asıl işveren alt işveren ilişkisinde, her ihale dönemi bakımından muvazaa olgusunun ayrı ayrı ispatı gerekirken asıl işveren alt işveren ilişkisinin unsur eksikliği nedeniyle geçersizliğinde her ihale dönemi bakımından ayrı ayrı geçersizliğin tespitine ihtiyaç yoktur. Çünkü unsur eksikliği nedeniyle geçerlilik şartlarının yokluğu, yeni bir durum ortaya çıkmadıkça sonraki dönemlerde de etkisi gösterir.
Somut uyuşmazlıkta; ihale edilen “zabıta” işinin, açıklandığı üzere, asıl işin bir bölümü olduğu anlaşılmaktadır. Bu durumda geçerli bir asıl işveren alt işveren ilişkisinin kurulabilmesi için asıl işin, alt işverene verilen bölümünün, işletmenin ve işin gereği ile teknolojik nedenlerle uzmanlık gerektiren bir iş olması gerekmektedir. Dosya kapsamından bu koşulun somut olayda mevcut olmadığı anlaşılmaktadır. Açıklanan nedenlerle asıl işveren alt işveren ilişkisinin muvazaa nedeniyle değil, unsur eksikliği nedeniyle geçersiz olduğunun kabulü gerekir. Buna göre İlk Derece Mahkemesi ile Bölge Adliye Mahkemesi kararlarının gerekçesinde davalılar asıl işveren alt işveren ilişkisinin, unsur yokluğu nedeniyle geçersiz olduğunun belirtilmesi yerine muvazaalı olduğunun ifade edilmesi hatalı ise de bu hata kararın sonucuna etkili değildir.
Dosya kapsamında çözümlenmesi gereken bir diğer husus, asıl işveren alt işveren ilişkisinin, unsur yokluğu nedeniyle geçersiz olduğu kabul edilecek çalışma dönemi bakımından, davacının, gerçek işverenin tarafı olduğu toplu iş sözleşmesi hükümlerinden yararlanıp yararlanamayacağıdır.
6356 sayılı Sendikalar ve Toplu İş Sözleşmesi Kanunu’nun (6356 sayılı Kanun)42. maddesinde toplu iş sözleşmesi yapmaya yetkili sendikanın başvuru süreci ana hatları ile düzenlenmiş olup ikinci fıkrasında Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığının, kayıtlarına göre başvuru tarihi itibarıyla bir işçi sendikasının yetkili olduğunu tespit ettiğinde; başvuruyu, işyeri veya işletmedeki işçi ve üye sayısını işverene bildireceği düzenlenmiştir. Bu bildirim ile 6356 sayılı Kanun’un 43. maddesine göre yetki itirazı sürecinin işletilmesi mümkün olmaktadır.
6356 sayılı Kanun’un 39. maddesinde ise yetkili sendikanın karara bağladığı toplu iş sözleşmesinden yararlanma koşulları düzenlenmiştir. Buna göre sözleşmenin imzalanması tarihinde taraf sendikaya üye olanlar yürürlük tarihinden, imza tarihinden sonra üye olanlar ise üyeliklerinin taraf işçi sendikasınca işverene bildirildiği tarihten itibaren toplu iş sözleşmesinden yararlanabilirler.
6356 sayılı Kanun’un yukarıda belirtilen maddeleri birlikte değerlendirildiğinde; 39. maddede, imza tarihinde üye olan işçilerin toplu iş sözleşmesinden yararlanmaya başlama tarihlerinin yürürlük tarihi olarak belirtilmesinin esasen42. madde ile bağlantılı olduğu sonucuna ulaşılmaktadır.
Şöyle ki işveren, toplu iş sözleşmesinin tarafı olan sendikaya üye olan işçileri ve sayısını 6356 sayılı Kanun’un 42. maddesi doğrultusunda yetki sürecinde öğrenmektedir. Dolayısıyla işveren, toplu iş sözleşmesinin imza tarihinde üye olan işçileri zaten bilmekte olduğundan ayrıca bir bildirime gerek bulunmaksızın bu işçiler, toplu iş sözleşmesinden yürürlük tarihinden itibaren yararlanabilmektedir. Toplu iş sözleşmesinin imza sürecinden sonra üye olanların işverence bilinebilmesi ise üyeliğin işverene bildirilmesi ile mümkün olabilmektedir. Bu sebeple toplu iş sözleşmesinin imza tarihinden sonra taraf sendikaya üye olan işçilerin toplu iş sözleşmesinden yararlandırılmaları, işverene üyeliğin bildirilmesi şartına bağlanmıştır.
Ne var ki toplu iş sözleşmesi yapmaya yetkili sendikanın tespitinde alt işveren işçileri hesaba katılmadığında nasıl işverene, alt işveren işçilerinin sendikaya üyeliklerinin de bildirilmesi şeklinde bir usul bulunmamaktadır. Şu durumda asıl işveren, yetki sürecinde de alt işveren işçilerinin sendikaya üyeliklerinden haberdar olamamaktadır. Somut uyuşmazlıkta olduğu gibi asıl işveren alt işveren ilişkisinin geçerli olarak kurulmadığının ve işçinin çalışma süresinin en başından itibaren asıl işverenin işçisi olduğunun belirlendiği durumlarda; işçi, toplu iş sözleşmesinin imza tarihinde yetkili sendikaya üye olsa da gerçek işveren olan asıl işverenin toplu iş sözleşmesinden yararlanabilmesi; ancak taraf sendika üyeliğinin gerçek işverene bildirildiği tarihten itibaren mümkündür. Zira üyelikten haberdar olmayan işverenin, bir işçiyi toplu iş sözleşmesinden yararlandırabilmesi hayatın olağan akışına aykırıdır.
Somut uyuşmazlıkta; davacı, asıl işverenin tarafı olduğu toplu iş sözleşmelerinden yararlandırılarak alacaklar hesaplanmış ve hüküm kurulmuştur. Ne var ki sendika üyeliğinin asıl işverene bildirilip bildirilmediği ve bildirilmişse bildirim tarihinin ne olduğu kararda hiç değerlendirilmemiştir. Öte yandan tek bir dayanışma aidatı talebiyle birden fazla toplu iş sözleşmesinden aynı anda yararlanılmasına olanak tanınması da hukuki dayanaktan yoksundur. Bu hususlar gözetilmeksizin yazılı şekilde hüküm kurulması hatalı olup bozmayı gerektirmiştir.
3.Dava konusu alacakların hesaplanmasında emsal alınan işçinin davacıyla yürütülen iş ve kıdem olguları bakımından örtüşmediği, dolayısıyla gerçek anlamda emsal niteliği taşımadığı anlaşılmaktadır. Mahkemece davacıya uygun emsal işçinin yeniden araştırılması; emsal işçi belirlenememesi durumunda ise davacının fiilen aldığı ücret dikkate alınarak alacakların hesaplanması gerekirken bu husus gözetilmeksizin yazılı şekilde hüküm kurulması da hatalı olup bozmayı gerektirmiştir.
- KARAR
Açıklanan sebeplerle;
- Temyiz olunan, İlk Derece Mahkemesi kararına karşı istinaf başvurusunun esastan reddine ilişkin Bölge Adliye Mahkemesi kararının ORTADAN KALDIRILMASINA,
- İlk Derece Mahkemesi kararının BOZULMASINA,
Peşin alınan temyiz karar harçlarının istek hâlinde ilgililere iadesine,
Dosyanın kararı veren İlk Derece Mahkemesine, bozma kararının bir örneğinin Bölge Adliye Mahkemesine gönderilmesine,
24.06.2026 tarihinde oy çokluğuyla karar verildi.